Dergi

Rosebud

Socrates'in 21. sayısında ana konu: Kış.

“Bay Kane, istediği her şeyi elde edip sonra onları kaybeden biriydi. Belki Rosebud da elde edemediği ya da kaybettiği bir şeydi. Her hâlükârda, hiçbir şeyi açıklamayacaktı bu. Herhangi bir kelimenin bir insanın hayatını açıklayabileceğini sanmıyorum zaten. Rosebud sadece yapbozun bir parçası. Kayıp bir parça…” *1941 tarihli Citizen Kane filminden

Annesi arabayı kullanıyordu. Küçük kız ise arka koltuktaydı. Çıktıkları, yaklaşık 16 saatlik bir yolculuktu. Yol boyunca hep Eric Clapton şarkılarını dinleyen annenin sol bacağında, kızını doğururken geçirdiği inme nedeniyle kısmi felç vardı. Lindsey Vonn, geçmişe dönüp hep hatırladığı bu anıyı anlatırken annesinin bir kere bile bu felç nedeniyle şikâyet etmediğini söylüyordu: “Düştüğümde hâlâ aklıma annem gelir. Kayakta fazlaca düşersiniz. Özellikle de ben…”

Lindsey Kildow, düşmeye çok erken, üç yaşında, babası Alan Kildow tarafından kayağa yönlendirildiğinde başladı. 9-10 yaşlarında uluslararası başarılar kazanınca babası artık Minnesota’dan ayrılmasına karar verdi. Alp Disiplini kayağın en tehlikeli ve büyüleyici dalı olan inişte (downhill) gelişmesi için daha yüksek dağlara gitmesi gerekiyordu.

Böylece Lindsey, annesiyle Colorado’ya taşındı. “Bir çocuğun yaşaması gereken özel anları kaçırıyordum; arkadaşta yatıya kalma, okul baloları ve normal yollardan arkadaş edinmek” diyen Lindsey’in ailesinin geri kalanı da bir yıl sonra yanına taşınacaktı. O günleri anarken şöyle diyordu: “Şimdi de kardeşlerim, edindikleri tüm arkadaşları benim için terk etmişlerdi. Kendimi suçlu hissetmiştim.” O kışın sonunda ebeveynlerine eve ne zaman geri döneceklerini sormuştu. Babası da onu oyalamış ve sonunda Minnesota’daki evi sattıklarını söylemişti. Bunları düşündüğü dönemde tüm yeteneklerini ortaya çıkarmaya başlamıştı. 17 yaşına geldiğinde 2002 Salt Lake City Kış Olimpiyat Oyunları’ndaydı.

Müstakbel kocasıyla tanışacağı yer de orasıydı. Thomas Vonn da bir kayakçıydı.

Ancak ailesinde işler iyi gitmiyordu. Annesi boşanma davası açmıştı. Lindsey de babasıyla gerilimler yaşıyordu. Alan, kızının geleceği için her şeyi kontrol etmeye çalışan bir ebeveyndi. Kızı kendinden dokuz yaş büyük biriyle beraber olmaya başlayınca ilişkileri tamamen koptu. 2006 Torino’da büyük bir kaza geçirmesine rağmen birkaç gün sonra piste çıktığında yanında yine ailesi vardı ancak Lindsey’in babasına öfkesi dinmedi. 2007’de evlenip Vonn soyadını alırken düğününe babasını davet etmemişti. Eşi Thomas artık, onun antrenörü, menajeri, danışmanı ve her şeyi olmuştu. Vonn, Alp Disiplini Kayak Dünya Kupası’nda sezonluk şampiyonlukların simgesi olan kristal kürelerin koleksiyonunu yaparken 2010 Vancouver’da da iniş olimpiyat şampiyonu olmuştu. Önceliği hız ve korkusuzluk olan iniş ve süper dev slalom dallarında çok iyiydi. Sanki bir şeylerden kaçıyor gibiydi. ABD Milli Takım Antrenörü Jim Tracy onu şu sözlerle anlatıyordu: ”Dağdan aşağı çekiliyor gibi, saatte neredeyse 100 kilometre hızla iniyordu. Ama vücudu hiç hareket etmiyordu, tepeden aşağı akan su gibiydi.”

Ancak baskı, depresyonu da beraberinde getirmişti. ‘Mükemmel evlilik’ artık sponsorların beslediği dev bir iş imparatorluğuna dönüşmüştü. Boşanmaya karar verdi. O günlerde aradığı ilk kişi, 2005’ten beri konuşmadığı babasıydı. Barıştılar. Fakat Lindsey artık daha yalnızdı. İlk defa her şeyle tek başına mücadele etmesi gerekiyordu. En büyük zorluk da peşi sıra gelen ağır sakatlıklardı. 2011’deki hedefi, üç yıl daha yarışıp 2014 Sochi ile birlikte emekli olmaktı. Fakat kopan diz bağları, bunu engellemişti.

Artık 30 yaşını geçmişti. Tiger Woods ile yaşadığı medyatik ilişki, ünlülerle dostlukları, vücuduyla ilgili açıklamaları, çıplak pozları, Strong Enough adlı kitabı ve yoğun sosyal medya kullanımıyla artık bir popüler kültür figürü olmuştu. Vonn, her sakatlık sonrası geri dönmeyi başardı.

Geçen sezon 20. kristal küresini kazanarak -erkekler de dahil- tarihin en fazla Dünya Kupası sezon şampiyonluğu kazanan sporcusu oldu. Bu yılın başında bu sefer de kolunu kırdı. Her zamanki gibi, henüz dikişleri çıkmadan antrenmanlara döndü. Yine sosyal medyadan öğreniyorduk tüm bunları. Eksik etmediği o güler yüzüyle birlikte. Ama Vonn, o gülümsemenin ardında, hâlâ röportajlarında yedi yaşındayken annesiyle yaptığı 16 saatlik yolculuktan bahsediyor. Belki de çocukluğun masumiyetini bıraktığı, bir kazanma makinesine dönüştüğü yere dönüyor her seferinde, her zorlukta.

Vonn, aynı zamanda sinema tarihinin en büyük karakteri ile aynı duyguları paylaşıyor. Orson Welles’in yarattığı ve oynadığı Charles Foster Kane, her şeyi kazanmış biri sayılabilirdi ama ölüm döşeğinde bile aklına gelen en önemli şey, bir kış günü çocukken elinden alınan kızağıydı. “Rosebud” diye bağırıyordu. Neydi Rosebud? The Guardian yazarı Peter Bradshaw, buna şöyle açıklık getiriyor: “Rosebud, Welles’in hafızasından çıkan, hayali bir geriye dönüştü. Bu, genelde hepimizin yaşamının sonlarına doğru başına gelen bir oyundur; çocukluk anılarının daha iyi, daha basit ve daha gerçek olduğuna iknâ olmak ya da çocukluk anılarının tek gerçek olduğunu düşünmek.”

Aslında her şey, yapbozun bir parçası. Bu sayı; hayatının kışını yaşarken bunu bahara çevirmeyi bilenler, karanlık günler yaşasa da bir şekilde ışığı görmeyi başaranlar ve çocukları travmalardan koruyup, karanlıklardan sakınıp, onların gelecekte insanlığın sadece aydınlık yüzünü yaşamalarını sağlayanlar için…

Pearl Jam’in Inside Job şarkısında dediği gibi;

“Bu gülümseme ardında gizliden gizliye her şey,
Tüm umutlarım, öfkem, gururum, utancım var,
Bırak da yağmura doğru koşayım,
Tekrardan insan ışığı olabilmek için.”