Dergi, Gündem, Haziran 2015, Yorum

Babam İçin

Kerem Tunçeri basketbol yaşamını noktaladı. Yıldız oyuncu, birçok son saniye anını da içeren kariyerini Socrates'e anlatmıştı.
2010 FIBA World Championship - Day Two

Kerem Tunçeri, birçok önemli anı sığdırdığı basketbol kariyerini bitirdiğini duyurdu. Başarılarının yanı sıra, parkede her şeyin birkaç saniyeye sığdığına da sıklıkla şahitlik eden milli basketbolcu kariyerinin bu önemli anlarını Socrates‘in Haziran 2015 sayısına anlatmıştı:

Son saniye basketiyle girmek istiyorum söyleşiye ama turnuvaya gelene kadarki süreç de hayli kritikti. 2010 öncesinde milli takıma seçilmediğin bir dönem var. Tanjevic’in gelecek planlarında yer almadığın söyleniyordu. Oradan başlayalım…

Tanjevic, 2009 öncesinde yaklaşık iki sene boyunca beni kadroya almadı. Yaşlı olduğumu, 2010’da daha da yaşlı olacağımı söylüyordu. 31 yaşında olacaktım halbuki. O zamanlar hiç bu muhabbetlere girmedim. Polemik yaratanlar, ağzımdan laf almaya çalışanlar oldu. Ama ben hayatım boyunca kimseye ne cevap verdim, ne de polemik yarattım. Tanjevic’in kararına saygı duymaya çalıştım. Beni kadroya almama kararı verdiğindeki durumum da iyiydi aslında. Real Madrid’deydim, çok formdaydım, hayatımın en iyi basketbolunu oynuyordum. Böyle bir karar almasını o zaman da anlamamıştım, bugün de anlamıyorum. Hiçbir bahaneyi de kabul etmiyorum, kimse kusura bakmasın ama o dönem hiçbir saygısızlık yapmadım. Antrenörüme, federasyona asla yanlışım olmadı. Sonra herhalde kendi hatalarının farkına vardılar ve 2008’de davet edildim, 2009 Avrupa Şampiyonası öncesinde elemelere çağrıldım. Polonya’da da güzel bir turnuva geçirdik.

Orada bir Yunanistan maçı vardı…

Evet, maalesef o çeyrek finali çok kötü kaybettik. Hayatımda unutamayacağım, kaybetmememiz gereken ama yine basitçe verdiğimiz maçlardan biriydi. O gün 50 saniye kala Ömer Onan’ın attığı bir üçlük var ki girse kazanacaktık. Hatta öncesinde Ersan’ın bomboş gittiği ama dizinin dönüp turnike kaçırdığı bir pozisyon var. O girse beş sayıya çıkacaktı fark. Olmadı. Gerçekten içimde kalan bir maçtır.

2010’a hazırlıklar başladı sonra ve yanlış hatırlamıyorsam çok da iyi geçmiyordu o dönem…

Aslında biz turnuvaya çok stresli başladık. Hazırlık maçlarında üst üste mağlubiyetler alıyorduk. Engin Atsür’ün sakatlığı da o dönem çok sarsmıştı bizi. Aşil tendonu kopmuştu, çok da önemli oyuncuydu. Mağlubiyetler üstüne bu olaylar da derken, kimsenin bize pek inancı kalmamıştı turnuva öncesi. Basketbol camiası desen, hazırdı zaten bizi paylamaya. Türkiye’de başarısızlığa bakış açısı hep çok keskin, eleştiri dozajı da çok ağır oluyor. Maalesef her şey uçlarda yaşanıyor. Başarıda en tepeye koyuyorlar, tersi durumda yerin en dibine sokuyorlar. Neyse, böyle böyle girdik turnuvaya ama ilk maçtan itibaren her şey değişti. Mesela Yunanistan’ı uzun zamandır turnuvalarda resmi maçlarda yenemiyormuşuz. Öyle maçlar kazandık. Bu arada, Yunanistan maçından bir anım var. Seremonide marşlar okunuyor. Politik olarak birbirimizi çok sevdiğimiz söylenemez bilindiği üzere. Ancak biz giderdik, onlar gelirdi, sorun yaşanmazdı genelde. Din ve dil dışında her şeyimiz aynı aslında. Kültür olarak da çok yakınız ama o gün seremoni sırasında bir anda bir ıslık başladı. Hemen seyirciye döndüm, “Yapmayın lütfen” diye rica ettim, enteresandır seyirci de dinledi beni ve tepkiyi bıraktı. Hatta maç sonunda hatırlıyorum; Yunan gazeteciler gelip teşekkür etmişlerdi. Maçın sonu var bir de; topu getiriyorum artık, öndeyiz, 20 küsur senedir ilk defa yeniyoruz Yunanistan’ı. Bitti maç, topu bıraktım ve ellerimi yukarıya kaldırdım sevinmek için. O sırada Bourousis geldi bana küfretti, “Dünya Şampiyonu mu oldun da böyle seviniyorsun?” dedi akabinde. Bir an ağrıma gitti ve üstüne yürüdüm o adrenalinle, o da benim üzerime yürüdü. Hakemler falan araya girdi. Böyle bir gerginlikle bitti yine. Sonra beş maçta beş galibiyetle İstanbul’a gittik. Hazırlık döneminde bütün maçları kaybederken, “Dünya Şampiyonası’nda ne yapacağız?” derken, müthiş bir başlangıç yapıp final gruplarına gittik. İlk maç Fransa. Dedim ya hiç beklemiyoruz, direkt 20 oldu fark. Ama nasıl keyif alarak oynuyoruz… Zaten basketbolda işin eğlencesini kavrayıp, keyif almaya başladığında çok başka oynuyorsun sahada. Fizik kondisyon, antrenman falan tabii ki çok önemli ama moral-motivasyon iyi oldu mu her şeyi yapabiliyorsun.

O motivasyon nasıl oluştu?

Maçları kazandıkça oluştu aslında. Kendimizi iyi hissettik. Sezon oynamıyorsun, şampiyona oynuyorsun. Böyle turnuvalarda kim formdaysa o öne çıkıyor. Oyuncu kalitesi elbette önemli ama turnuvalarda asıl unsur, dediğim gibi form düzeyidir. Hatırlarsınız; Rusya gidip İspanya’yı İspanya’da finalde yenmişti Avrupa Şampiyonası’nda. Holden’ın atmıştı son saniyelerde. En iyi maç sonlarından biriydi. Ama formdaydılar ve başka zaman olsa yenmelerine imkan yoktu. Hava yakalamışlardı. Biz de öyle bir şey yakalamıştık 2010’da. Seyirciyi de arkamıza aldık. Ankara seyircisi müthişti, sonra İstanbul’da da aynı desteği gördük. Bir tek ABD maçı biraz sessiz kalındı. İnanılmadı belki de. Ama onun dışında atmosfer olağanüstüydü. İşin basketbol tarafında da çok iyi mücadele ediyorduk başta. Bilhassa savunma kısmında çok iyi iş çıkarıyorduk.

Sırbistan maçındaki o tarihi anları anlatabilir misin?

Hiçbir Türkiye vatandaşının unutamayacağı bir maç sanırım. Sırbistan çok iyi takım; tecrübeli yıldızları genç yeteneklerle harmanlamışlar. Bütün maçı geride oynadık, son 3-4 dakikada geri döndük. Büyük bir mücadele koyduk ortaya. Her top için savaşan, vazgeçmeyen bir karakter sergiledik. Üst üste iki üçlük, iki de turnike attım. Öyle tutunduk maça.

Maç sonunda her şey nasıl gelişti?

Hidayet Türkoğlu gibi bir oyuncuya sahipsin. NBA Final Serisi oynamış, son dakikaları, son saniyeleri oynamayı bilen ve bu konuda tecrübe sahibi bir isim. Ben ne olursa olsun, son atışı onun kullanması gerektiğini düşünüyordum. Molada Tanjevic konuşuyordu, ben “Topu Hidayet’e verelim, o kullansın, zaten buna alışkın” dedim. Son saniye, sokar sokamaz ama benim elim sıcak olsa da onun kullanması gerekiyordu. Zaten milli takımdakilerden hiçbiri de “Yahu kahraman olayım, o şutu ben kullanayım” düşüncesinde oyuncular değildi. Mesela bu sezon da Beşiktaş’ta son topların hepsini Chris Lofton’ın kullanmasını istedik. Çünkü o anlarda top kullanmayı çok iyi biliyor ve en yüksek yüzdeyle o oynuyor. Karakterinde son saniyeler var. Neyse, Ender topu kenardan çıkarıp Hidayet’e verdi. İki dripling yaptı, sonra işte şanssızlık, top canlandı bir anda. Elinden çıktı ve dışarı gidiyordu. Hep aynı şeyi söylüyorum belki ama doğru zamanda doğru yerde olmak diye bir şey var. Top adeta benim üstüme geldi. Bir hareketle dip çizginin bomboş olduğunu gördüm. Marko Keselj tutuyordu beni. Dip çizgiyi açarak savundu orada. Belki düz dursa abuk sabuk bir atış yapacaktım. Çok kısa bir süre vardı.

Karar mekanizması nasıl işledi o anda?

4.2 saniye vardı. Hidayet topu aldı, sekti, bana geldi derken zaman geçmişti biraz. Saliselik karar almanız lazım. Çok zor. Işık görmüş gibi boş koridoru gördüm. Giderken de “Ne olur zaman bitmesin” diyordum içimden. Semih de çok güzel bir perde yaptı orada. Pota altını açtı. Turnikeyi bıraktım ve girdi. Türkiye basketbol tarihinin en önemli sayılarından birini atıyorsun ama o an idrak etmesi zor oluyor tabii. Büyük bir tur atmaya başladım salonda, herkes beni kovalıyor. Belki de onlar kovaladıkları için kaçıyorum, bilmiyorum. Herkes şok halinde bir yandan, hakikaten basket oldu mu diye merak ediyor. Hatta biz bitti zannediyorduk. Sonra hakemler durdurup baktılar, 0.5 saniye daha varmış. Ivkovic müthiş bir kenar oyunu çizdi orada. Ama şöyle bir detay var; benim babam eski milli basketbolcu. Kendi oğlunun A Milli Takım forması giyip öyle bir sayı atması, maçı kazandırma noktasına gelmesi inanılmaz bir gurur onun için. Benim de hayatımda idol olarak gördüğüm, basketbolu çok bilen, her maçtan sonra konuştuğum insan. Ama hiçbir zaman “İlla şunu yapacaksın” demez bana. Son zamanlarda maçları televizyondan seyretmeyi tercih ediyordu. Tekrarları izlemek istiyordu. O anda basketi attıktan sonra mola oldu falan. Tanjevic beni kenara aldı. Kendi kendime şunu söylemeye başladım: “Babam için…” Televizyon karşısında olduğunu biliyorum, “Ne olur basket olmasın, babam için…” deyip durdum kenarda. Sadece bunu düşündüm. Sonra moladan döndük, dedim ya; Ivkovic müthiş bir oyun çizmiş. Bizde de savunmada bir sorun oluştu o anda. Adam değişimini tam yapamadık. Kenardan nefis bir pas geldi. Velickovic de iyi yakaladı topu havada ama Semih blokladı. O andan sonra inanılmaz bir mutluluk yayılmıştı artık salona. Kelimelerle anlatmak zor.

Sonrasında neler oldu? Son saniye basketinin üzerine?

Duşa girip otobüse gittik. Normalde otele mesafe beş dakika Ataköy’den. Biz 1.5 saatte gittik. E-5 otoyolu dahi insan kaynıyordu. En son Hidayet, Ömer ve ben otobüsün önüne geldik, mikrofonu aldık, “Yarın final maçımız var” deyip rica ettik yol için. İlk 20-25 dakika harikaydı sevinç gösterileriyle ama bir yandan da adrenalin, coşku derken çok yorgunuz. Baktık gidemiyoruz, bunu yaptık. Otelde ise en az bin kişi vardı. Girişten yemek yiyeceğimiz yere kadar 45 dakikada gittik. Herkes orada tebrik için. Yemek yiyip yukarı çıktık. Masör odasına geçtik. Biraz muhabbet edip sonra yatalım dedik. Herkes tek kalıyor. Benim odanın yanında Hidayet var. Yatakta sola dön yok, sağa dön yok, kalbim atıyor, uyumak imkansız. “Yarın maçım var, uyumam lazım” diyorum. Artık saat 5:30 falan oldu. Kalkıp Hidayet ne yapıyor diye bakıyım dedim. Hidayet NBA’de final oynamış bir sene önce, sayısız adrenalin dolu an yaşamış, bir baktım odanın içinde volta atıyor. Uyuyamamış. Ertesi gün acayip bir yorgunluk vardı. Şahsi fikrimi soruyorsan, biz ABD’yi bile yenebilirdik. O form ve kafa yapısıyla en kötü başa baş oynardık ama Kevin Durant müthiş bir maç oynadı.

Kerem Tunçeri’nin unutamadığı son saniye basketleri neler? Okumak için tıklayın!

Son saniye basketi olunca son maçmış gibi oldu sanırım.

Biz Sırbistan’ı eğer 10-15 sayı fark ile yenseydik bu kadar olay olmayabilirdi. Yine büyük sevinç yaşanırdı, büyük başarı olurdu ama son saniye olunca, bu kadar adrenalin, bu kadar duygusal etkileşim olmayabilirdi. Sırbistan’ı son saniye basketi ile yenmek bizi o anlamda finalde çok etkiledi. Finalde son saniye basketi olsa ne güzel olurdu. Arada bir gün olsaydı iki maç arasında, belki şansımız olurdu. Çünkü o maç sonrası kimse uyumadı takımda. Kimse dinlenemedi final öncesinde.

Bir de 2002 Dünya Şampiyonası’ndaki Marcelinho Machado’nun Brezilya maçında attığı son saniye basketinden bahseder misin?

Kariyerimde başarılı olarak unutamadığım çok anı var ama başarısız olarak hatırladığım anların başında o basket gelir. Maçın sonu, 5 sayı öndeyiz, 10 saniye var, hava atışına çıkılacak. Mirsad’a “Varejao hareketleniyor, onu perdele” dedim. Dinlemedi beni. Top tam oraya sekti, Varejao aldı, ben de ona yakındım, dokundum ve basket faul oldu turnikeyi atınca. Molamız da bitmişti. Top çıktı, bana geldi hemen faul yaptılar. Olabilecek en kötü senaryodur bu. 3 saniye falan kalmış, birini atsam en kötü uzayacak ama ne yazık ki ikisini de kaçırdım.

Son saniyelerde faul atmak nasıl bir psikoloji yaratıyor?

Çok zor bir şey. İyi şutör çok iyi faul atacak diye bir şey yok. Ömer Onan bence iyi şutördür, çok cesaretlidir, her türlü kaldırıp atabilir ama serbest atışta zorlanır. Geriye kaçarak falan atar, bir sıkıntısı vardır. Ben de 22 yaşında adamım. İlkini attım, kaçırdım. Brezilyalılar da faul anlarında hep akıl oyunları peşindeler; ellerini uzatıyorlar çaktırmadan, devamlı konuşuyorlar. İkinciyi de kaçırdım. Top döndü, Marcelinho Machado aldı ve orta sahanın 2-3 adım önünden attı şutu. Ben hemen geri koşmuştum. Potanın altındayım, şut da tam sol köşeden atılmış, çaprazımdan. Potanın altından görüyorum. Elden çıkınca anladım gireceğini. Girince herkesin benden nefret edeceğini de anladım. Zaten eleştiriliyordum. Ertesi gün yazılanları hatırlatmayayım. Çok zor geçmişti o günler. Hem kaybetmek, hem de o kadar ağır eleştirilmek.

Son dakika oyunculuğu denen bir şey var mı?

Özgüven gerekiyor, korkusuzca deneme içgüdüsü lazım o atışı yapabilmek için. Ama şansın da yanında olması gerekiyor çoğu zaman. Benim 2010’da attığımda şansın rolü var. Top kucağıma düştü orada. Ayağımın çizgide olduğunu söylemişti Sırplar hatta orada ama öyle bir şey yoktu. Topuğumla basıyormuşum gibi gözüküyor o görüntüde ama ayağım havadaydı. İşin enteresanı, ertesi yıl Dusko Savanovic bizim takıma, Efes’e geldi. İki sene boyunca aynı muhabbeti yaptık. Bıkmadan usanmadan “Madalyamı çaldın, madalyamı çaldın” dedi her gün.

*Socrates’in eski sayılarına buradan ulaşabilirsiniz.