Genel, Yorum

Kontrol

Ray Allen'ın vedası belki de biraz geç kalmıştı. Ama bıraktığı hatıralar hâlâ canlı.
ray-allen-portre-fotografi

Sporu neden önemsiyoruz? Neden bir sepete giren ya da kale direklerinin arasından geçen bir top bizim için bu kadar mühim? Politikanın ve savaşların her şeyi yıkıp geçtiği, gündelik hayatın her bir köşesine sızdığı zamanlarda bu soruya yanıt vermek bir hayli zor. En azından kişisel olarak, 96 yaşındaki spor yazarı Roger Angell’ın eski bir metni olmasa, buna kolay bir şekilde yanıt bulamayabilirdim. 108 yıldır MLB’de şampiyon olamayan Chicago Cubs’ın sonunda şeytanın bacağını kırdığı beyzbol finalleri ertesinde, başkanlık seçimlerine birkaç gün kalmasına rağmen bir top ve sopayla kafayı yiyen milyonlarca ABD vatandaşının spor tutkusuna açıklık getirmeye çalışan bir başka spor yazarı, ustası Angell’dan bu alıntıyı yapmıştı:

“İlk bakışta kendimizi bir spor kulübü gibi önemsiz, yüzeysel ve insanları maddi olarak sömüren bir şeyle özdeşleştirmek, çocukça ve aptalca görünüyor. Sporla ilgilenmeyen birinin spor aşığı birine bakışı ve küçümsemesi de anlaşılır ve neredeyse karşılık vermesi imkansız bir şey. Neredeyse. (Bu bakışı biliyorum. Hem de çok iyi biliyorum.) Hesaba katılmayan ise değer vermek, içten bir tutkuyla önemsemek. Bu, artık hayatlarımızda olmayan bir duygu. Görünüşe göre, öylesine zamanlarda yaşıyoruz ki değer vermek geçmişteki kadar önemli değil. Konu ne kadar kırılgan ve aptalca olursa olsun önemli olan o duygunun hatırlanıp hatırlanmayacağıdır. Naiflik, bir topun tesadüfi bir hareketiyle, yetişkin bir erkeğin ya da kadının gecenin bir yarısında çocukça ve değersiz bir sevinç yaşamasıdır. Böylesi bir ödül için ne kadar ufak bir bedel, değil mi?”

Aynı günlere rastlayan bir veda, başlı başına anlamlı olan bu metinle aramdaki köprüyü sağlamlaştırdı. Ray Allen, profesyonel basketbola veda ettiğini bir mektupla duyurdu. 1996’da girdiği NBA’de dört farklı takımın formasını giymiş, iki şampiyonluk elde etmiş, birçok rekor kırmış ve bir dönem, Stephen Curry gelene kadar tarihin en büyük şutörü/üçlükçüsü unvanını almıştı. Seattle SuperSonics formasıyla NBA’in hipster rüyasını yaşatmış, Boston Celtics’te ligin yeni Büyük Üçlü çağının parçası olmuş ve Miami Heat’te yaşlanan, eski bir süperstarın nasıl hâlâ faydalı olabileceğini ispat etmişti. Ama hepsinden önce, birkaç neslin spor muhayyilesine unutulmaz anlar bırakan bütün yıldızlar gibi, o da bir fikri temsil etmişti. Bu fikir, kariyerinin merkezindeydi ve gecenin bir yarısı milyonları harekete geçiren, ağlatan, oturma odaları içerisinde koşturan o şutu potaya yollamasını sağlayan bu temeldi.

Seattle Sonics v Portland Trail Blazers

Ray Allen, kariyerini saplantıları üzerine inşa etmişti. Her şeyden önce bir obsesifti. Asker olan babasının izinde oradan oraya giderek geçen çocukluğundan kalan en büyük iz buydu belki de. Kontrol, hayatının merkezindeki duygulardan biriydi. Daha NBA’a girmeden evvel, gelecek vaat eden ve Connecticut Üniversitesi’nde forma giren bir genç yıldızken Sports Illustrated dergisine verdiği röportajda bunu belirtmişti: “Kontrol, hayatımın neredeyse tümünde gündeminde. Her şeyle ilgilenmeye ve bütün kararları kendi başıma vermeye çalışıyorum.”

Bu kontrol, bazıları için korkunç bir saplantı anlamına geliyordu. Buna başka isimler de koyulabilirdi. Allen, Players Tribune‘da kendi imzasıyla yayınladığı veda mektubunda içinde bulunduğu ve şampiyon olan takımların sırrını açıklarken “sıkıcı eski alışkanlıklar” diyordu. 2008’de ilk yüzüğünü aldığı Boston Celtics ile 2013’te şampiyonluğa yürüdüğü Miami Heat’i yan yana koyuyor, iki ekibin de çok farklı kişiliklere sahip olduklarını ifade ediyordu. Ama bir ortak noktaları vardı. İki yakadaki oyuncu grubu da bu eski sıkıcı alışkanlıkların farkındaydı. Neydi bu alışkanlıklar? Allen çok detaylandırmıyordu. Ama hemen herkesin tahmin edebileceği gibi; bu eski alışkanlıklar çalışmak, çalışmak ve çalışmaktan geçiyordu. Antrenmana ya da spor salonuna ilk gelen ve son çıkan olmak, aynı yerden yüzlerce şut denemek, bazen bütün gün sadece bu oyunu düşünmek ve bu uğurda hayattaki diğer her şeyi; mesela alkolü, gece hayatını, eğlenceyi ikinci plana atmak. Evet, bütün bunlar çok sıkıcıydı ama yolun sonunda sizi tarihe kazıyan o yüzüğün de mimarı oluyordu.

Los Angeles Lakers v Boston Celtics

Bu saplantı, takımından önce bireysel olarak Allen’a gelmişti. Yıldız isim, yalnızca basketbol tarihinin en yüzdeli şutlarından birine sahip değildi. Aynı zamanda çok da güzel bir şut stili vardı. Perdeden çıkışı, topu alışı, ayaklarını kuruşu ve yükselişi okullarda ders olarak okutulacak kadar güzeldi. Bu, bir bakıma basketbolun özünün ne kadar estetik olduğunun ilanıydı. Zira bir asırdan fazla bir süre önce, bu oyunu ders aralarında sıkılan öğrencilerini oyalamak için yeni bir meşgale ararken bulan James Naismith’ten beri basketbolda hedef aynıydı: Topu bir sepetin içinden geçirmek. Bunu yıllar içinde karpuzlama atarak yapanlar da oldu, başka şekilde adrese yollayanlar da… Ama en sonunda modern dünyaya miras kalan bir şut mekaniği ve tarzı gelişti. Ray Allen, bu bir asırlık mirası zirveye çıkaran isimlerden biriydi ama ona bakan çoğu kişi, disiplinini ya da çalışmasını küçümsemeden, bunun temelinde de ‘Tanrı vergisi bir yetenek’ olduğunu düşünüyordu. Böyle bir istikrar ve stil, sadece çalışarak, sonradan oluşturulamazdı. Bir noktada şans da yardım etmeliydi, bazı şeyler doğuştan gelmeliydi. Allen’a bakarken belki de hepimiz bunu düşünüyorduk. Zira hepimiz çocukken şut atmayı denemiştik ve bunun kendi başına çalışarak bir noktaya getirilebileceğinin farkındaydık. Ama bu çalışma asla Ray Allen olmamızı sağlamayacaktı. O başka bir gezegendeydi. Oyunuyla, duruşuyla, mekaniğiyle… Belki de bu yüzden ilahi bir gücün araya girdiğine ve daha doğarken bizimle onun arasında büyük bir mesafe koyduğuna inanıyorduk. Ya da inanmak istiyorduk.

O ise görünüşe göre buna çok takmıyordu. Evet, bütün kariyerini saplantı ve şut üzerine inşa etmişti ama bunun Tanrı vergisi olup olmadığıyla ilgilenmiyordu. Hatta veda mektubunda meşhur bir klişeye de sığınıyor, soktuğu şutlardan çok kaçırdıklarıyla ilgileniyor, gençliğine seslenirken şöyle yazıyordu: “Kariyerin boyunca 26 binden fazla şut atacaksın. Bunlardan 10’da 6’sı potaya girmeyecek bile. Bu oyunun nasıl bir baş belası olduğunu sana söylemiştim. Ama endişelenme. 1000 başarısızlık bir başarılı adamı inşa eder. Ya da senin durumunda, 14 bin başarısızlık…” Bu çok vurucu bir istatistik ve slogandı. Klişe olmasının sebebi ise Michael Jordan tarafından daha önce defalarca kullanılmasıydı. Ne diyordu MJ, meşhur sözünde: “Kariyerim boyunca 9 binden fazla şut kaçırdım, 300’den fazla maç kaybettim. 26 kez maçı kazandırabilecek son şutu denedim ve kaçırdım. Hayatım boyunca defalarca ama defalarca başarısız oldum. Ve bu beni başarılı yaptı.”

Elbette aynı nehirden beslenen iki söz de başarılı halka ilişkiler ve reklam danışmanlarının katkısıyla çıkmıştı. Temelde her şeyi kazanan ve asla yenilmeyen bir kral olarak görülen Jordan, “Ben de başarısız oldum” diyor, sıradan hayatlar yaşayan sıradan insanlarla da bağlantı kuruyordu. Çünkü o sıradan insanlar başarısızlığı gündelik yaşamları içerisinde sabahtan akşama kadar yaşıyor, utandırılıyor, hayal kırıklığına uğratılıyor ve günün sonunda “Bir gün her şey değişecek” umuduyla uykuya dalıyordu. Onların bu rüyasını ayakta tutan kahramanlar arasında aktörler, müzisyenler ve spor yıldızları vardı. Ama o yıldızlar, bir yandan tamamen reklam kokan bu sözü sarfederken bir gerçeğe işaret ediyordu. Çalışmadan, kafayı takmadan, yaptığınız şeyi bir saplantı hâline getirmeden ve yüzlerce kez denemeden başarılı olmak imkânsız.

İlham. Yazarlar bu kelimeden nefret eder. Verdikleri röportajları okuduğunuzda, çoğu zaman ilham ya da ilham perisi diye bir şey olmadığının altını çizdiklerini görürsünüz. Onlara göre, 600 sayfalık bir roman öyle masanızda otururken bir anda aklınıza gelmez. Oturmanız, hayatınızdan birkaç yılı vermeniz, yüzlerce farklı taslak kaleme almanız ve en sonunda, muhtemelen hiçbir zaman tam olarak tatmin olmadan yayınevine teslim etmeniz gerekir. Evet, Gabriel Garcia Marquez ailesiyle tatile giderken, direksiyon başında Yüzyıllık Yalnızlık’ın konusunun aklına düştüğünü itiraf eder. Ama aynı hikâyenin devamında ertesi gün biten bir roman yoktur. Eşiyle birlikte verdiği mücadele, yaptığı fedakarlıklar, ödenmeyen faturalar ve ne olursa olsun, bütün zorluklara göğüs geren bir azim vardır. Elbette yetenek de oradadır ama asla tek başına değildir. İlham? O da bütün bu yaratım sürecinin ufak bir parçasıdır sadece.

Yani Tanrı vergisi şut yeteneği ile ilhamın meydana getirdiği roman, aynı klişenin parçasıdır. İkisi de kendine özgü yanlışları ve abartmaları bünyesinde barındırır. Ve ortak noktaları, gençken bütün bu süreçlerin biraz daha kolay olmasıdır. Marquez, meşhur Paris Review röportajında gençken konu bulmanın ve yazmanın daha kolay olduğunu, insanın yaşlandıkça bu yetisinin yavaşladığını itiraf eder. Ama bu her şeyin sona ereceği anlamına gelmiyordur. Akıllı ve çalışkan bir yazar, gençliğinde her şeyin ona kolayca geldiği zamanlarda disiplinle iş yapmayı öğrenirse bunun faydasını bütün ömründe görür. Çünkü hız yavaşlasa da yetenek ve kırıntıları orada kalacaktır ve azimle, disiplinle birleştiği zaman her noktada iş görecektir.

Sporda da benzer bir durum söz konusu. Fiziksel kapasitenin tavan yaptığı ilkgençlik yıllarından itibaren büyük sporcularla büyük yetenekleri ayıran çizgi belirginleşmeye başlar. Profesyonel sporun kapısında olan gençlerin çoğu zaten kendi dalları içerisinde aşırı yeteneklidir. Ama bu, amatörlükten bir üst seviyeye geçişte ve orada tutunmada gereken tek özellik değildir. Genellikle bu yeteneği karşılayacak bir azim, disiplin, hırs ve saplantı da peşinden gelmelidir. Ancak bütün bunlar birleşirse, bir de üstüne şans yardım ederse, tarih sayfalarına geçecek bir kariyerin sahibi olunur. Ray Allen için de bu böyle oldu. UConn’daki üniversite çağlarında büyük bir yetenekti, NBA’e giriş yaptıktan sonra Bucks ve Sonics’te parlak dönemler geçirdi. Ama onu büyükler arasına sokan Boston Celtics’teki ilk yılı oldu. Kevin Garnett ve Paul Pierce’ın gölgesinde kalmayı, üçüncü adam olarak şampiyonluk peşinde koşmayı kabul etmişti. İstatistikleri düşecek, çoğu zaman eline top gelmeyecekti. Ama bunu pek de kafasına takmadı ve o unutulmaz 2008 sezonunun kahramanlarından biri oldu. 2010’da ikinci şampiyonluklarına yaklaştıklarında da aynı rolde, aynı olgunlukta sahne almıştı. Yüzüğü kılpayı kaçırdılar ve o, iki yıl sonra bugün hâlâ tartışılan ve hoş olmayan bir şekilde, takım arkadaşlarına hiç haber vermeden Boston Celtics’ten ayrıldı ve Miami Heat’in yolunu tuttu. Orada da yaşlanan bedeni gençlik yıllarındaki oyununun uzağında olacaktı. Ama hâlâ çok iyi savunma yapıyor ve çok istikrarlı şut atıyordu. Bu yeteneğini bu kez LeBron James, Dwyane Wade, Chris Bosh gibi yıldızların gölgesinde kullanacak, en kritik anlarda, onların da eli titrerken zaman zaman direksiyona geçecekti.

San Antonio Spurs v Miami Heat - Game 6

Ray Allen’ın vedası sonrası mikrofonlara konuşan eski takım arkadaşı Rajon Rondo, “Onun iki yıl önce bıraktığını sanıyordum” ifadelerini kullanacaktı. Bu yıllar önce araları bozulan ve birbirlerini sevmedikleri söylenen iki eski takım arkadaşı arasında atılmış bir taş olarak görülebilirdi. Ama Rondo, birçok NBA seyircisinin hislerini paylaşıyordu. Miami Heat’in San Antonio Spurs’e 4-1 mağlup olduğu 2014 NBA Finalleri’nden sonra Ray Allen sahaya çıkmamıştı. Her yaz haberlerini duyuyor, Allen’ın şampiyonluk potasındaki takımlarla görüştüğünü işitiyorduk. Ama bütün bu asla gerçeğe dökülmemişti. Allen iki-üç yıldır ortalarda yoktu. Sonunda, belki de kendisine uygun bir ortam ve teklif bulamayacağını anladıktan sonra emeklilik kararını verdi.

Bütün bu süre boyunca bir noktada onu unuttuk. Ama haberlerini gördüğümüzde aklımızdan geçenler de muhtemelen aynıydı. Kendi adıma konuşayım, Ray Allen ile ilgili duyduğum her geri dönüş dedikodusuna inanıyor, “Fiziksel olarak iyi durumdadır, gelir, iki şut atar” diyordum. Zira topu potaya yollamak, yani hep yaptığı şey, onun için ne kadar zor olabilirdi ki? Ama kariyeri boyunca saplantılı olan, her şeyini, her şutunu, her kararını kontrol eden bu adam, belki de artık bu yeteneği, azmi, disiplini karşılayacak bir fiziksel kapasiteye sahip olmadığını kendine itiraf etti. Belki de geç kalmıştı. Her zaman şut zamanlaması çok iyi olan bir isim olarak, bu kez topu elinden biraz geç çıkarmıştı.

Her oyuncunun bir fikri temsil ettiği iddiası biraz abartılı olabilir, kabul ediyorum. Ama en azından çocukluğumuzdan itibaren izlediğimiz, beraber büyüdüğümüzü, yaşlandığımızı kabul ettiğimiz her sporcu bir duyguyu temsil eder. Bir ideolojiden çok bir hissi karşılarlar. Ray Allen de kariyerini saplantı ve kontrol üzerine kurmuştu. Her zaman çok havalı, çok soğukkanlı görünüyordu. Çok sık gülmezdi ve en kritik anlarda bile buz adam görüntüsü çizerdi. Ama bütün bu soğukkanlılık, 20 yıllık bu deneyim, bir son saniye şutunda birleşmişti. O anı dün gibi hatırladığınıza eminim: LeBron James topu getiriyor, sol çaprazdan zor bir üçlük deniyor, kaçan şutu çok zor bir noktadan Chris Bosh kurtarıyor ve köşeye koşan Ray Allen’ı görüyor. Allen da topu alıyor, kusursuz bir şekilde iki ayağını da üçlük çizgisinin dışına çekiyor ve üçlüğü potaya yolluyor.

Evet, bütün bunları neredeyse düşünmeden, heyecanlanmadan, bir kez bile çizgiye bakmadan yapmıştı. O an, 2013 NBA Finalleri’nin düğümünü çözen altıncı maçın son dakikaları tarihe geçti. Bu, birçokları gibi benim de hayatımda izlediğim en iyi maçlardandı ve en kritik anında Ray Allen vardı. Bütün saplantıları, azmi, yaptığı bitmek bilmeyen çalışmalar, UConn’dan ona miras kalan sert antrenmanlar, Bucks’ta George Karl ile tartışmaları, Seattle’da ona takılan ‘loser’ etiketi, Boston’a gidişi, Boston’dan tatsız bir şekilde ayrılışı, zaferleri, yenilgileri, attıkları, kaçırdıkları burada buluşmuştu. Kariyeri boyunca işini önemsemişti ve potaya yolladığı şutlar, yetişkin milyonlarca erkeğe veya kadına gecenin bir yarısında çocukça ve değersiz sevinçler yaşatmıştı. Ve yolun bitişinde, kendisine kusursuz bir son yaratmıştı. Aslında o basket, emekliliği oldu ama bunu kendisine itiraf edemedi. Kesin vedası üç yıl sürdü. Bunu çok da önemseyebiliriz. En azından bu hikâyede önemsenecek, gerçekten değer verecek çok fazla şey var.