Dergi, Kasım 2016

Gökkuşağı

Socrates'in 20. sayısında ana konu: Güç.

“Hemen herkes güçlüklerle başa çıkabilir ama bir insanın karakterini sınamak istiyorsanız, ona güç verin.” Abraham Lincoln

Yedi yıl önce kazandığı Dünya Gençler Şampiyonası’ndan bu yana dağ bisikletinde üst düzey yarışlara katılmamıştı. Dünya sıralamasında 900’lere kadar gerilediği için bu yarışa son sıralardan başlayacaktı. En arka çizgide Ruanda, Hong Kong, Lesotho ve Guam gibi ülkelerin bisikletçilerinin gerisinde tek başınaydı. Varlığı, bu yarışı olimpiyat oyunlarının en merakla beklenen etkinliklerinden biri yapıyordu. Evet, dağ bisikleti heyecanlıydı ama Peter Sagan, 2016 Rio’da yıllardır kasıp kavurduğu yol bisikletine değil de dağ bisikleti yarışına katılmayı tercih edince, ilgi onunla kaymıştı. Geriden başlamak büyük dezavantajdı. Fakat Sagan kısa sürede öndeki beş kişilik grubun parçası olmuştu. Taşlar ve çamurlu yolların üzerinde bilinçli bir ustalıktan daha çok içgüdüsel bir farkındalığın içindeydi. Aynı Slovakya’daki çocukluğunda Zilina sokaklarında yaptığı akrobatik hareketlerdeki gibi akıcı ve doğaldı.

Yol bisikletinin son dünya şampiyonu, “Sadece daha eğlenceli olur diye düşündüm” diye açıklıyordu bu tercihi. Yalnızca son dünya şampiyonu da değildi. 2015 Fransa Turu’nda beş etapta ikinci olduktan sonra, 2016’da da üç etap kazanmış, kariyerinde ilk kez birkaç günlüğüne sarı mayo giymişti. Bunların yanında yeşil rengin onunla anılmasını sağlayan sprint mayosunu üst üste beşinci kez müzesine götürmüştü. Yıl boyunca dağ bisikletinde ise sadece birkaç yerel amatör yarışa katılmıştı. O yarışlardan bazıları ABD’deydi. Bu, Stephen Curry’nin herhangi bir kente gidip sokak basketbolu oynamasıyla aynı durumdu. Onu karşılarında gören amatörler, “Burada ne işi var!” gibilerinden şaşkın ve hayran bakışlarla Sagan’ı izliyorlardı. Aaron Nydam adlı bir amatör sporcu, “O adeta bisikletin LeBron James’i. Hatta yarattığı etkiyle Michael Jordan’ı” diyordu. Dört yıldır sadece olimpiyat oyunlarına hazırlanan dağ bisikletçilerine karşı bir anda yarışmasını sağlayan cüret ve korkusuzluktan geliyordu belki de bu. Sagan’ı tanımlayan da zaten bu tavrıydı. Kibir değildi. İçinden böyle geliyordu. 26 yaşındaki isim, hedeflerin çok net belirlendiği, veri odaklı, hesaplı, köşeli, metodik marjinal kazanımların önemsendiği, süper sağlıklı beslenilen bisiklet dünyasının anti-teziydi. Rio’dan geçerken dalgaları yakalamaya çalışan Kaliforniyalı bir sörfçü gibiydi daha çok. Sonuçta ne mi oldu? Son turlarda birkaç kez lastiği patlayınca, olimpiyatı 35. sırada tamamladı. “Yarış yarıştır. İyi veya kötü geçer” diye basit bir şekilde ifade etti düşüncelerini. Spor, onun için beylik sözlerin sarf edildiği, karşısındakini ezmenin ve sadece kazanmanın önemli olduğu bir yer değildi. Bu yaklaşımını “Ben rahat bir adamım. Hobim, işim oldu. Bisiklete binebiliyorsam eğleniyorum ve biraz da para kazanıyorum” şeklinde açıklıyor. Son yıllarda iyice uzatarak omuzlarına kadar indirdiği kumral gür saçlarıyla, kaslı güçlü yapısıyla tipik bir bisikletçinin aksine daha çok üstün gücünü kullanarak aslanları öldürmesiyle bilinen Samson’a benziyor.

Sagan, etkileyici görüntüsüne ve bisiklet üzerindeki çarpıcı güç gösterisine rağmen son yıllarda bu ülkenin ve tüm dünyanın derinden hissettiği güç zehirlenmesinden fazlasıyla uzakta hayatına devam ediyor. Umursamadan, gücün esiri olmadan… Spor dünyasının Lance Armstrong, Tiger Woods, Marion Jones gibi ‘Force Majeure’ mahiyetinde sarsıntılar yaşadığı bir biyosfer içinde türüne az rastlanır bir süper yıldız Sagan. Kırık dökük İngilizcesi ve sürekli gülümseyen yüzüyle verdiği röportajlarla dahi farkını ortaya koyuyor. Mesela “Dünya şampiyonu oldunuz, Ronde gibi bir klasik kazandınız, Fransa Turu’nu kasıp kavurdunuz. Hayatınızda ne değişti?” sorusuna; “Hiçbir şey. Sadece daha çok röportaj veriyorum” cevabını verebiliyor. Belki de bu ün yüzünden Zilina’dan Monte Carlo’ya taşındı. Ama farkındalığı da bir o kadar arttı. Geçen yıl kariyerinde ilk kez dünya şampiyonu olduğu yarıştan sonra ilk işi mülteci sorununa ve insanlık trajedisine dikkat çekmek oldu. Aynı zamanda “Kimse benimle çalışmadı. En iyisi atak yapıp herkesi yarışta geriye düşürmekti” diye basit ve çarpıcı şekilde açıkladı taktiğini. Ünlü koç Phil Jackson’ın Kutsal Çemberler kitabında bahsettiği “Farkında olmak kuvvetli olmaktan çok daha önemlidir” cümlesinin vücut bulmuş hâliydi. Bir yandan her şeyden keyif almaya çalışan o adam olmayı sürdürdü; geçen yıl evlendiği eşi Katarina ile Grease müzikalini canlandırdı, bazı zaferlerini tek teker hareketini yaparak kutladı. Sagan, geçen ay Katar’daki yarışı da kazanarak üst üste ikinci kez dünya şampiyonu olup gökkuşağı desenli mayoyu giydi ve herkes ‘Hulk’ lakaplı bisikletçinin bu gücüne bir kez daha tanık oldu. Fakat devasa sıfatlarla hep gücü andığımız ve taptığımız şu günlerde, onu sadece bununla hatırlamayacağımız kesin. Onu bir gün sırf keyif almak için olduğunuz yerde bir yarışa katılırken de görebilirsiniz. Belki de yanılan ben olurum. Zira daha önce dergideki yazısında İnan Özdemir’in dediği gibi “Muhtemelen, hakkında yazılan herhangi bir şey gibi, bu yazı ve benzerinde ortaya atılan fikirler de Sagan’ın hiç umurunda değil. O, tamamen anı yaşıyor ve ilk bisikletini alan bir çocukmuş gibi hayatını sürdürmeye devam ediyor.”

Bu sayı saf güce sahip olup her şeye rağmen onun esiri olmayanlara, zorlukla mücadele ettikten sonra güce erişip, onu iyi yönde kullananlara, son olarak da gücü umursamadan hayattaki asıl değerlere odaklananlara…

Cat Power’ın The Greatest şarkısında da dediği gibi,

“Bir keresinde en güçlü olmak istemiştim,
İki yumruk büyüklüğünde bir kaya kadar kuvvetli…
Ama ne hissettiğini anlatabilecek akla sahip olan…”