Gündem

LeBron’un Hayaleti

Yeni NBA sezonu başlarken LeBron James'in kovaladığı iki şey var. İlki, dördüncü şampiyonluk yüzüğü. İkincisi ise hep aklında olan bir hayalet.

“Gelmiş geçmiş bütün kültürler için LeBron James’i takıntılı bir şekilde düşünmenin farz olduğu bir dönem gelecektir” diye başlıyordu edebiyat eleştirmeni Sam Anderson’ın yazısı. Tarihler 5 Temmuz 2012’yi gösteriyor, New York Times yazarı bu iddialı girişini tarihsel örneklerle sürdürüyordu.

Antik Yunan, milattan önce beşinci yüzyılda LeBron James’i takıntılı bir şekilde düşünmeye başlamıştı. O dönemde düzenlenen olimpiyatların yıldızı olan LeBron, bütün etkinliklerde öne çıkıyor ancak finallerde sergilediği performans eleştiri konusu olmaktan kurtulamıyordu. Heredot bile kitabında onun bu yönüne dokunduruyordu. Sadece Yunan kültürü etkilenmemişti bundan. Aynı LeBron, 800 sene sonra Roma İmparatorluğu’nda karşımıza çıkıyor, bütün zamanların en yüce gladyatörü olarak görülüyordu. Ama yeteneklerini Sicilya’ya götürme kararı yine tepkileri topluyor, ünlü gladyatör kitlelerin olumsuz düşüncelerini de sırtında taşıyordu. Anderson, bu olağanüstü saçma satırların ardından günümüze geliyor, ABD’nin 21. yüzyıldaki LeBron takıntısından söz etmeye başlıyordu:

“LeBron James, hâlihazırda içinde olduğu 10 yıllık dönemde her zaman çelişkili biri oldu. Her erdeminin zıt kutbundan da uzak olmayan bir adam portresi çizdi. Kabul gören genel görüşe göre LeBron, hem sevilen hem de iğrenilen, bencil ve uyumlu, zor anların adamı ya da o anlarda kaybolan biriydi. Bir anlamda Schrödinger’in süperyıldızıydı: aynı anda hem tarihin en iyi oyuncularından hem de temeldeki sorunları nedeniyle yeteneğini boşa harcayan biri.”

Bu yazının kaleme alındığı tarih, LeBron’un ilk şampiyonluğunu kazandığı günlere denk geliyordu. Artık bir yüzüğü vardı, Antik Yunan’dan İstanbul’a; Roma’dan Ohio’ya ardı arkası kesilmeyen eleştirilerin sonunda, ilk yüzüğü gelmişti. Ama bu, her şeyin sonu değildi. Kabullenilmesine daha vardı. Yazar da bunu o günlerde tahmin ediyor, işlerin biraz değiştiğini ama tartışmaların devam edeceğini söylüyordu. Bu kavga ne zaman bitecekti?

9 Feb 1997: Michael Jordan #23 of the Chicago Bulls watches the fans during the NBA All-Star Practice at the Gund Arena in Cleveland, Ohio.The East defeated the West 132-120 .

6 Şubat 1988, Michael Jordan için her şeyin değiştiği gün. Hayır, ilk şampiyonluğunu o akşam kazanmadı. Buna daha 3 sene daha vardı. MJ, o gün 1988 All-Star Smaç Yarışması’nda Dominique Wilkins ile sıkı bir rekabete girişmiş ve serbest atış çizgisinin gerisinden sıçrayarak yaptığı smaçla basketbol tarihinin en unutulmaz fotoğraflarından birini vermişti. Bu, ona hiç kuşkusuz çok özel bir ödülü getiriyordu ama kazandığı tek şey bu değildi. O akşam kendine olan bakışların da seyrini neredeyse bir daha hiç tartışılmayacak düzeyde değiştirmişti.

İşler, bir zamanlar Michael Jordan için de hiç düşünüldüğü kadar kolay olmamıştı. Bugün onu gördüğümüzde aklımıza gelen kazanan algısının, bir zamanlar varolmadığını düşünmek epey ilginç gelebilir ama gerçek bu. Jordan da daha genç yaşından itibaren takıntılı bir şekilde düşünülüyor, seviliyor ve eleştiriliyordu. Evet, NBA’e ilk geldiği andan itibaren ne kadar büyük bir oyuncu olduğu ortaya çıkmıştı, daha çaylak sezonunda Magic Johnson ya da Larry Bird’ün yakınından geçemediği reklam anlaşmalarına imza atıyor, kitleleri peşinden sürüklüyordu. Bütün bu hype, beklenilebileceği gibi eski tüfek meslektaşlarının pek de hoşuna gitmiyordu. Magic-Bird rekabetinin ardından lige giren MJ, ilk birkaç senesinde bu isimlerin ağır iğnelemelerine konu oluyordu. Belki inanmayacaksınız ama “Evet, yetenekli. Peki şampiyonluk kazandırabilir mi?” sorusu, bir zamanlar onun için soruluyordu. Seksenlerin sonundaki bir Sports Illustrated kapağında yazan şu cümleyi, bütün meseleyi özetliyordu: “Jordan uçabiliyor. Peki ama ne kadar yükseğe?”

1986 NBA Play-off’ları, ilk büyük değişimin simgesiydi. Genç Jordan, kendisi hakkında herhangi bir şüphesi olanların fikirlerini Boston Celtics potasına yolladığı 63 sayıyla toprağa gömmüştü. Larry Bird’ün “MJ, bugün sahada Tanrı kılığındaydı” dediği maç, Charles Barkley’ye göre Jordan’ı dünyanın en büyük basketbolcusu yapmıştı. Ama yine de kimse bunu tam olarak kabul etmiyordu, yine Barkley’nin altını çizdiği üzere bu lig büyük egolar üzerine kurulmuştu ve havada hâlâ gergin bir koku vardı. Hâlâ yirmili yaşlarının başında olan ve yüzüğü olmayan bir basketbolcuya her şeyi sorgusuz sualsiz teslim etmeye kimsenin niyeti yoktu.

Smaç Yarışması, bu havayı dağıtmak için en ideal ortamdı. 1984’te ilk kez düzenlenen yarışma, kısa sürede büyük bir başarı kazanmıştı. Birkaç senedir beklenen Jordan-Wilkins düellosu ise iki tarafın yaşadığı sakatlık sorunları nedeniyle beklemek zorunda kalmıştı. 1986, bu beklentiyi karşılamıştı. Chicago’da yapılan yarışma, son bölümüyle NBA tarihine geçmişti. Michael Jordan 50 puan aldığı son uçuşunu gerçekleştirirken ligdeki dengeleri de tümüyle değiştirmişti. MJ zaferinin tadını çıkarırken Magic Johnson gazetecilere şunu söylüyordu: “O, geldi. Bu ligde artık üç elit oyuncuya yer var: Larry, ben ve Michael.” Günün kahramanı Jordan da birkaç dakika sonra mikrofonlara benzer bir tonda konuşacaktı: “İlk kez herkes tarafından kabul gördüğümü hissettim.” Üç sene sonra ilk yüzüğünü kazanacak ve arka arkaya aldığı şampiyonluklarla gelmiş geçmiş en büyük basketbolcu olacaktı. Artık onun üzerine konuşmak isteyen herkes, yüzüklerden başlamak zorunda olacaktı. Algı değişmişti ve kimse bir daha MJ’den söz ederken eski klişeleri tekrarlayamayacaktı.

Bu kabulleniş, herkes için geçerli ve zorlu bir süreç. Magic Johnson, Larry Bird gibi kimileri draft edildikleri büyük takımlarda, daha yolun başındayken kazandıkları yüzüklerle üzerlerindeki baskıyı erkenden attılar. Bu isimlere milenyumda Tim Duncan ve Kobe Bryant gibi yıldızlar eklendi, Jordan’ın emekliliğinden sonra ligi kurtarması beklenen Allen Iverson, Vince Carter ya da Tracy McGrady gibi isimler ise seçildikleri gayya kuyularında arka arkaya parlak bireysel performanslar sergilediler ve vasat takımlarının kaderlerini değiştiremeyeceklerini fark ettikleri birkaç sezondan sonra artık treni kaçırdıklarını anladılar.

Michael Jordan’ın gelişi ve gidişi, 1980’lerde birçok şeyi değiştirdiği gibi, bu kaçan trene yüklenen ehemmiyeti de kökünden değiştirdi. NBA, bir zamanlar Amerikan sporları içerisinde arka sıralardayken, Bill Russell-Wilt Chamberlain rekabetiyle ilk kez adını duyurmuş, 1950’lerde ve 60’larda ABD birçok açıdan değişirken (gençliğin doğuşu, rock müziğin çıkışı, Vietnam savaşı, Muhammed Ali’nin yükselişi) onlar da kendi sporlarını daha görünür kılmışlardı. Russell, bu rekabette öyküsü en ilginç taraftı. Takımının savunma lideri olmakla kalmıyor, muhteşem liderliği ile Red Auerbach yönetimindeki Boston’ın 11 şampiyonluğa ulaşmasını sağlıyordu. Bu, NBA’deki aşılmaz ilk rekordu. Ama ligin modern döneminin öncesinde olması bu anlamda avantaj yaratmış, Russell ve 11 sayısı kendisinden sonra gelen oyuncular için büyük bir baskı unsuru olmamıştı. Hatta David Stern’ün ligin başına gelmesiyle birlikte yaptığı pazarlama atılımlarını taçlandıran Magic-Bird rekabeti bile o dönemki genç oyuncular için henüz tam referans noktası olmamıştı. Bu yüzden Jordan ilk yüzüğünü kazanmadan önce, üzerinde henüz o “Şampiyon olabilecek mi?” baskısı varken bile, gelmiş geçmiş en büyük oyuncular arasında sayılıyordu. İlk yüzüğünü aldığında artık kanıtlayacak hiçbir şeyi kalmamıştı, ikinci kez bunu başardığında ise yüzlerce kalem onu tarihin en tepesine koyuyordu. Russell da Magic de Bird de o an ikinci plana düşmüştü. MJ henüz bu isimler kadar kazanmasa da popülarite, miras, ilgi ve yetenek anlamında hepsini geçmişti.

O günlerde basketbol dünyası üzerinde bir hayalet dolaşmaya başladı. Jordan’ın hayaleti. Bütün genç yıldızlar onunla kıyaslanmaya ve ezilmeye başladı, tarihte kendisine altın harflerle yer bulmuş efsaneler onun özgeçmişi ve mirası karşısında arka planda kaldı ve logosunda sekiz final kaybeden Jerry West’in fotoğrafını bulunduran lig, kalbine ve ruhuna Michael Jordan’ı kazıdı. Kimse onun kadar güzel değildi, hem fiziksel hem de estetik anlamda. Kimse sahada onun kadar doğal durmuyordu ve bir daha kimsenin onun kadar ilgi çekmesi, kitleleri etkilemesi mümkün değildi. Sayı krallıkları, şampiyonluklar, kişisel ödüller ve atılan son saniye basketleri kadar bunlar da hayaleti besledi ve büyüttü.

18 Jun 1996: Michael Jordan #23 of the Chicago Bulls talks to the reporters during the Chicago Bulls Parade conference after winning the NBA Championships. Mandatory Credit: Jonathan Daniel /Allsport

LeBron James, bu yüzden de kariyerinin en büyük  maçını kazandıktan beş hafta sonra Sports Illustrated dergisinden Lee Jenkins’e şu cümleyi kuruyordu: “Ben bir hayaletin peşinde koşuyorum, Chicago’dan bir hayaletin…” Bahsettiği, kendi forma numarasına da ilham veren 23 numaralı Jordan’dı. LeBron ilk günden beri onu takip ediyor ve yaptığı her şey, tarih sahnesinde daha önce o şeyi mükemmel bir şekilde yapan Jordan ile kıyaslanıyordu. Ve şimdi, belki de Jordan’a en yaklaştığı anda, NBA tarihinin normal sezon maç kazanma rekorunu kıran Golden State Warriors’a karşı 3-1’den gelip takımını şampiyon yaptığı dönemde aklı o hayaletteydi.

Bu cümle, tahmin edeceğiniz üzere, aynı zamanda büyük bir pazarlama hamlesiydi. LeBron James, iki sene önce Cleveland Cavaliers’a dönerken, yine aynı gazeteciye, “Eve Dönüyorum” başlıklı bir makale yazdırmış, eve dönüş o günden beri ‘Kral’ ve çevresinin ana teması olmuştu. LeBron, kahramanlık mitolojisinin çağlar boyunca üzerine kurulduğu şeyi yapmış; serpildiği, büyüdüğü toprakları terk etmiş, en sonunda ise muzaffer bir komutan edasıyla dönerek terk ettiklerinin kalbini kazanmıştı. Onlara asla bir şampiyonluk sözü vermemişti, ligde geçirdiği yıllardan sonra bunun ne kadar zor bir söz olduğunun bilincindeydi ama aklının bir kenarında olan bu düşünceyi NBA tarihinin gördüğü belki de en büyük 2-3 bireysel performanstan biriyle taçlandırarak gerçeğe dökmeyi başarmıştı. Artık eve dönmüştü. Şimdi, esas işine dönme ve tarih sahnesindeki yerini bulma zamanıydı.

Yedinci maçla o röportaj arasındaki beş haftada NBA dünyası büyük bir depreme şahit olmuş, Kevin Durant çok tartışmalı bir kararla Golden State Warriors’ın yolunu tutmuştu. Stephen Curry, Kevin Durant, Draymond Green ve Klay Thompson’ın oluşturacağı dörtlü, kimilerine göre benzerine şahit olmadığımız bir hücum vaat ediyordu. Geçen sezon 73 galibiyet elde eden ve bir daha asla böyle bir rekorun peşinden koşmayacağını her fırsatta dillendiren takım, bazı yorumculara göre kazara bu galibiyet sayısına ulaşabilirdi. Ve bu karar, en çok da son şampiyonu ilgilendiriyordu. Cleveland, şehir tarihinin yarım asırdır beklediği şampiyonluğu kutlarken en büyük rakibinin yaptığı değişimden de ürkmüştü. LeBron ise, en azından göründüğü kadarıyla, bunu o kadar da fazla umursamıyordu. Üçüncü yüzüğünü kazanma şeklinin, onu kendi çağındaki Durant, Curry, Westbrook gibi süper yıldızlardan ayırdığını biliyordu. Seksenler ve doksanlarda çeşitli vesilelerle Jordan’la takışan Magic Johnson, LeBron’u gelmiş geçmiş en büyük beş basketbolcu arasında sayıyor, birçok yazar ve yorumcu ise böyle gittiği ve sakatlanmadığı taktirde 32 yaşındaki oyuncunun kariyerini bitireceği noktayı hayâl etmeye çalışıyordu. Belki de bu yüzden LeBron, ezeli rakipleri gerçekten güçlenebileceği kadar güçlenmişken, hayaletlerle ilgileniyordu. Daha doğrusu, tek bir hayaletle.

Cleveland Cavaliers Media Day

Şimdi, 2016-2017 sezonu başlarken herkesin kafasında aynı şey var. Büyük bir sakatlık ya da sürpriz olmazsa yeni bir Cleveland Cavaliers-Golden State Warriors finalinin ufukta olduğu açık. Ve yine çok sıra dışı bir durum olmazsa, Warriors’ın bu kadroyla finale favori olarak başlayacağı da ortada. Birçokları finalin en azından şimdilik bu kadar açık olmasının, rekabet dengesine her şeyden çok değer veren Amerikan sporları için can sıkıcı bir durum olduğunun altını çiziyor. Ama yine de ortada büyük ve heyecan verici bir soru var. LeBron ve arkadaşları, iki sene önce ligin en sempatik takımı olan ama bir anda geçen yılın sonlarından başlayarak büyük bir antipati rüzgarına kapılan, en son Durant hamlesiyle kitlelerin tepkisini çeken Warriors’ı durdurabilecek mi? Bunu da yapabilir mi?

Ve bu sorunun soruluş şekli, yıllardır alışık olmadığımız bir gerçeği de yüzümüze çarpıyor. LeBron James, lige girdiği ilk günden bu yana kutuplaştırıcı bir etki yapmış; milyonlarca insanın kalbini kazanırken, aynı sayıda kişinin de nefretini toplamıştı. Kimseye pas vermediği All-Star maçları, kötü bir kaybeden olduğu ilk Cavs dönemi, The Decision ve arkasından Miami Heat’e gider gitmez yaptığı açıklamalar onu Jordan’ın tam aksi bir konuma getirmiş; yeteneği inkar edilmese de karakteri ve şöhreti büyük bir zarar görmüştü. Ama her hikâyede olduğu gibi burada da ikinci şans devreye girdi ve Kral, eve dönüşünden bu yana daha farklı bir konuma geldi. En son Durant’in Warriors’a birlikte gidişiyle birlikte ise roller bütünüyle değişti, artık çizgi romandaki güçlü ekibi durdurma yükü onun omuzlarına geldi.

Bu hepimiz için yepyeni bir durum. 2003’ten beri LeBron’u destekleyen ve The Decision’da bile gelen kötü eleştirilere karşı savunma stratejileri geliştirmeye çalışan milyonlarca hayran, ilginç bir yıl geçirecek. Antik Yunan’dan beri aynı etkiyi yapan, Heredot’tan sert eleştiriler gören, Sicilya’ya transferi olay olan LeBron James, 21. yüzyılda ilk kez kutuplaştırıcı konumda olmayacak. Hayatı boyunca kovaladığı hayaletin peşindeyken ilk kez kitlelerin nefreti ile karşılaşmayacak. İlk şampiyonluğunun onun hikâyesini nihayete erdirmesi beklenmişti, tam tersi her şey karmaşık olmaya devam etti. İkinci şampiyonluğu da buzu kurmasına yardımcı olmadı. Üçüncüsü her şeyi değiştirdi. Jordan’ın bir akşamüstü, havada süzülerek bitirdiği bir smaçla elde ettiği kabullenme, LeBron’a üçüncü yüzükle geldi. Artık herkes, onun tarihteki yerinin bilincinde. Şimdi, Stephen Curry ya da Kevin Durant kadar, Michael Jordan’ı da düşünme zamanı. Birkaç sene içinde, emeklilik vakti geldiğinde, LeBron James de bir hayalete dönüşecek ve başka oyuncuların omuzlarına yük olmaya başlayacak. Bir farkla. Onun hayaleti, kusursuz bir son saniye basketinde değil, sıra dışı bir takip savunmasının sonunda gelen imkânsız bir blokta saklı olacak. Her şeyi gibi, hayalati de karmaşık olacak.