Dergi, Eylül 2016, Yorum

Işık

Socrates'in 18. sayısında ana konu: Dönüş.

“İmkânsız; kendilerine verilen dünyanın içinde yaşamayı, onu değiştirmek için gereken enerjiyi keşfetmekten daha kolay bulan küçük insanların ortaya attığı büyük bir sözcüktür. İmkânsız; bir gerçek değil, bir fikir. İmkânsız; bir tebliğ değil. Bir cüret. İmkânsız; bir potansiyel. İmkânsız; geçici. İmkânsız; hiçbir şey.”  —Muhammed Ali

Maçlar sırasında, molalar arasında verdiği röportajlarda ağzından üç-dört kelime zorla dökülen Gregg Popovich, bu kez antrenman sahasının ortasındaydı ve dakikalardır konuşuyordu. Üzerinde ‘İmkansız bir potansiyel’ yazan ve Tim Duncan’ın fotoğrafının olduğu siyah bir tişört vardı. 19 sezonun ardından Tim Duncan, emekliliğini açıklamıştı. Daha doğrusu yine Duncanesk bir şekilde; sade, gösterişten uzak bir biçimde, onun olmadığı
 bir basın toplantısında San Antonio Spurs bu açıklamayı yapmıştı. “Açıkçası Tim’in yokluğunda antrenmanlara ve maçlara nasıl çıkacağımı bilemiyorum. 67 yaşındayım ve o olmasaydı bugünlere gelemezdim. Şu anda sizin karşınızda bulunmamı Tim Duncan’a borçluyum. O olmasa muhtemelen Amerika’nın orta bölgelerinde bir yerdeki yerel ligde çalışıyordum. Şişman bir hâlde hâlâ basket oynamaya çalışıyor ya da antrenörlük yapıyordum. Ama karşınızdayım. O, benim gibi yüzlerce kişinin hayatını kazanmasını sağladı. Yıllar boyunca tek yaptığı, çalışmak ve basketbol oynamaktı. Hiç şikâyet etmedi. Her yıl bu salona herkesten önce geri döndü ve en son o çıktı.” Tarihin en iyi koçlarından biri olan Popovich, bu sözleri duraksayıp gözleri dolarak söylüyordu. Belki de başka kimse için bu kadar uzun konuşmayacaktı. Yakın dostunun o salona geri dönmeyeceğini kabullenmek onun için çok zordu. Tanıştıklarından beri ilk kez yaşayacaktı bunu.

Popovich, sözlerine şöyle devam ediyordu: “Klişe bir soru vardır; ‘Biriyle yemek yeme şansın olsa kimi seçerdin?’ diye. Bazıları Hz. İsa’yı tercih eder, bazıları Rahibe Teresa’yı
 veya Dalai Lama’yı… Size tüm samimiyetimle söylüyorum; benim yemeğim Timmy ile olurdu. O benim hayatımda tanıdığım en samimi, en tutarlı ve en sadık insan.” Sadakat, yakınındaki herkesin Duncan’ı tanımlarken en çok kullandığı kelimeydi belki de… Bir yerde mutluysa ya da sevdiği insanlarla birlikteyse hiçbir şey
 onu oradan koparamıyordu. 40 yaşında yeni emeklilik kararı alan bir NBA yıldızıydı ve hayatı boyunca; doğduğu Karayipler’deki Virgin Adaları, üniversite için gittiği Wake Forest ve kariyerini geçirdiği San Antonio dışında bir yerde yaşamamıştı. Belki de bu, çocukluğunda yaşadıklarıyla alakalıydı.

Küçük ada St. Croix’da doğan Duncan, aslında ablası gibi yüzücü olacaktı. Fakat Hugo Kasırgası’nın yıktığı havuz nedeniyle yüzmeyi bırakması ve 14’üncü yaş gününde annesini kanser nedeniyle kaybetmesi, Duncan için hayatta sabitlere ihtiyaç duymaya başladığı günleri getirmişti. Hayatı altüst olmuştu. O sırada, ablasının eşi Ricky Lowery, 14 yaşına kadar eline basketbol topu almamış Tim’in fiziğinden çok etkilenip ona basketbol öğretmeye başladı. Basketbol, yıllar sonra geriye dönüp baktığında ilk ‘sabiti’ olacaktı. Ünü de yavaş yavaş duyulmaya başlıyordu.

Dört senelik Wake Forest macerasından, her şeyin başladığı kareye.

Dört senelik Wake Forest macerasından, her şeyin başladığı kareye.

Wake Forest’a gittiğinde 21 numarayı seçti. Bu, hayata tekrar dönmesini sağlayan Lowery’nin forma numarasıydı. Çok yetenekliydi. Daha ilk yılında draft’ın ilk sırasında seçilebilecekken, annesine ölmeden önce verdiği sözü tutmaya kararlıydı; okulu bitirecekti. Annesi ona, “İyiysen daha iyi, daha iyiysen en iyi olana kadar sakın bırakma” mantrasını aşılamıştı.

Dört yıl sonunda artık NBA’e gidebilirdi. Spurs, onu 1997 Draft’ında 1 numaradan seçmişti. Popovich ile ilk kez o zaman tanıştılar. Koç, onu Virgin Adaları’nda ziyaret etmişti. Kısa süreli planlanan görüşme, dört gün kadar sürmüştü. İşin enteresan tarafı, basketbol en az konuştukları şeydi. Büyük bir dostluğun temelleri atılmıştı. Yıldız oyuncunun 2000’de Orlando Magic’in teklifini kabul etmeyi bir süre olsa da düşünmesi dışında, ‘Duncanovich’ olarak adlandırılan bu yoldaşlık, 19 sezonda yüzde 71’lik rekor galibiyet oranı ve beş NBA şampiyonluğu getirdi. David Robinson’lı ikiz kulelerden sonra 
Tony Parker, Manu Ginobili ile üç büyüklü
 bir hanedanlık oluştu. Tarihin en iyi basketbollarından birini oynadılar. Zamanla, Duncan yaşlandı. Onu çok üzen boşanma sürecinde de yine basketbol sahasına tutundu. Bitik dizlerine rağmen, DNP-OLD olarak tanımlandığı günlerin haricinde her zaman sahaya dönüp en iyisini yaptı, yani en sevdiği ve en iyi bildiği şeyi… Hiçbir zaman basket attıktan sonra elini göğsüne vurarak şov yapmadı. Çocukluğundan beri sevdiği oduncu gömleklerinden de vazgeçmedi. Duncan için her şey, diğer insanlara göre çok daha basitti. Döndüğü yerde aynı şeyleri bulmak istiyordu, aynı şekilde kendisini de…

Son sözü, siyah tişörtü üzerindeyken gözleri dolu konuşan Popovich’e bırakalım: “2002’de, babası William ölmeden hemen önceydi. William, gözlerimin içine bakarak ‘Tim’in basketbol kariyeri bittiğinde, bugünküyle aynı insan olması gerekiyor ve bundan sen mesulsün’ dedi. Timmy hiç değişmedi. Başarılar, kupalar, övgüler bile onu değiştiremedi”

Evet, Timmy hep aynı Timmy. Tek fark; bu 
yıl, tüm o büyük şov geri döndüğünde, belki
 de tarihin şovdan en uzak duran süper yıldızı, artık sahada olmayacak. Ama biz, tarihe tanıklık edenlerdeniz, yani sessiz güç Tim Duncan’a…

Bu sayı; yaşadığı zorluklara karşın dönmeyi başaranlar, hayatın rutin dönüşlerinden yeni heyecanlar çıkaranlar, yaşayanlar, yaşatanlar ve bir şekilde küllerinden yeniden doğmayı başaranlar için…

Peder’in Daylight şarkısında dediği gibi;

“Arkanı dönmeli ve burayı terk etmelisin
Lütfen uyan ve yolunu değiştir

Biraz güneşe ihtiyacın var

Biraz ışığa…”