Gündem, RIO 2016

SIMONE’UN OYUNU

Simone Biles, Rio 2016'daki performansıyla olimpiyat tarihinin büyük kahramanlarından birine dönüştü.
Simone Biles Rio 2016

“Olimpiyat Oyunları’nın ilk haftasında çok fazla sporcu, çok fazla şampiyon vardı ama aralarında sadece bir star var, Nadia Comaneci adlı bir çocuk…” diye başlıyordu Frank Deford, 1976 Montreal’den kaleme aldığı yazıya. Sports Illustrated yazarının odaklandığı alan esas olarak basketboldu. O çağlarda henüz emekleme çağında olan, bugünün popülaritesinin yakınına bile ulaşamayan NBA dünyasının içine erken yaşta girmiş; Wilt Chamberlain, Bill Russell gibi atletik anlamda kusursuz yıldızların hükmettiği vahşi, saçma, biraz amatör ve kesinlikle büyüleyici olan bu dünyayı en iyi anlatan yazarlardan birine dönüşmüştü.

Yaz ayları, dört senede bir, sadece sporcular için değil, gazeteciler için de farklı bir mesleki meydan okumaya dönüşüyordu. 1976 Montreal’de Deford’un görevlerinden biri artistik jimnastik müsabakalarını takip etmekti. Bir gazeteci için bu spora giriş yapmak için daha doğru bir zamanlama olamazdı. Dört sene önce Münih’te düzenlenen oyunlar, jimnastik tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştu. Olga Korbut orada sahne almış, bronz madalyaya ulaşmasını sağlayan yolculuğu bu spor açısından da milat olmuştu. Korbut’un gelişi hem estetik hem fiziksel anlamda jimnastiğin bugünkü haline gelmesinde kapıları açmıştı. Daha önce sporun gördüğü yıldızlar, yirmili yaşlarının ortasında olan, orta ve uzun boylu, kalın sayılabilecek fizikte sporculardı ve daha çok eğildikleri nokta, performanslarının estetik kısmıydı. Jimnastik, baleye yakın, koreografinin ve artistik yaratıcılığın öne çıktığı, insana güzel bir sanat eserini izliyormuş hissi veren bir spordu. Korbut bunu biraz yakalarından çekmişti. Münih’teki performansı, yaratıcılıktan çok akrobasiyi öne çıkarıyor, sadece güzel hareketlere değil, riskli numaralara da odaklanıyordu. Değişim yeni başlamıştı ve Korbut podyumun üçüncü basamağından yukarı çıkamamıştı. Ama sonuç, çok da önemli değildi. Genç sporcu, televizyonun gördüğü ilk jimnastik yıldızıydı; narin, küçük ve ince fiziği beyaz camda etkileyici görünüyordu.

Dört sene sonra, 1976 Montreal zamanı geldiğinde bu değişim daha yakından hissediliyordu. Herhangi bir ABD’li sporcunun henüz başarıya ulaşmadığı bu sporu halkına basitçe ve akıcı şekilde açıklama görevi olan Deford da bu değişimi bir televizyon draması gibi aktarıyordu. Korbut büyümüştü, bu sporun yeni dünyası için artık yaşlı bile sayılabilirdi ve bu dizinin kötü kadını oydu. Karşısında ise Nadia Comaneci vardı. Rumen sporcu, 14 yaşındaydı ve bu rekabetin doğru tarafındaydı. Çocuksu yüzü, masum bakışları övüldükçe övülüyor, artistik jimnastiğin ve televizyonun yeni, büyük süperstarı olarak konumlandırılıyordu. Çok küçük duruyordu ama sahnede yaptıkları kusursuzdu. Olimpiyat oyunları tarihinin ilk tam 10.0 puanını yapmıştı ve artistiğin jimnastiğin gelmiş geçmiş en büyük ismine dönüşmüştü. Birkaç günde…

Kırk sene sonra, bugünlerde Nadia Comaneci ismi her zamankinden daha fazla hatırlanıyor. Sporu bırakalı uzun yıllar oldu ama yaklaşık 1 milyar insanın televizyondan izlediği o 14 yaşındaki çocuk ve 1976 Montreal’deki performansı hala akıllarda. Her sene Nadia hakkında yeni belgeseller yapılıyor, kitaplar yazılıyor, spor tarihindeki yeri estetik, politik, atletik anlamda tartışılıyor. Ve tam puanın, kusursuzluğun 40. yılında dünya bir başka büyük yıldızla tanıştı: Simone Biles.

Nadia Comaneci does her routine on the balance beam.

2016 Rio Olimpiyat Oyunları’nın ilk haftasında dünya çok sayıda sporcu ve şampiyon gördü ve 19 yaşındaki Biles, aralarındaki en büyük kahramanlardan biriydi. ABD’li sporcu takım yarışında ülkesiyle birlikte ilk altın madalyasını birkaç gün önce aldı. Ama onu efsane mertebesine yükselten, 11 Ağustos akşamı kadınlar bireysel finallerinde sergilediği performans oldu. Comaneci’nin 10 puanının 40. yılında Biles’ın yer hareketlerindeki kusursuz performansının karşılığı 15.933 oluyordu, bu kimilerine göre değişen sistemin yeni tam puanı demekti.

New Yorker yazarı Reeves Wiedeman, dergi için geniş bir Simone Biles portresi yazmak adına bu sene başında çalışmalara başlamıştı. 2012 Londra’dan sonra gelenek olduğu üzere bu sporun varlığını unutan ve 2016 Rio’da tekrar hatırlayan seyircilerin tanışacağı Simone Biles’ı anlatmaktı hedefi. Hayat hikâyesinden başlayarak Biles’ı anlatmış, o sırada 1972’den sonra değişen, Nadia Comaneci ile geçen yüzyıl zirve noktasına ulaşan sporun yeni ufuklarından söz etmişti.

Simone Biles önderliğindeki ABD takımı, artistik jimnastikteki yeni moda ve anlayışın gerçekten de zirvesini temsil ediyordu. Artık fiziksel ve atletik güç estetiği aşmış ve jimnastiği NFL, NBA ile kıyaslanabilecek bir spor haline getirmişti. Rio öncesi çevresinde müthiş bir pazarlama hâlesi yaratılan Biles da sadece Comaneci ile değil, Michael Phelps ve hatta Michael Jordan gibi isimlerle kıyaslanıyordu. Reeves Wiedeman’ın sadece bu yazısı değil, daha sonra site için kaleme aldığı kısa bir blog postu da tartışılmayı hak ediyor. ABD’li gazeteci, NBC’nin jimnastik yayınlarındaki basit, detaya girmekten ısrarla kaçınan anlatım stilinin artık bu sporun ulaştığı estetik ve atletik seviyeyi karşılamadığını belirtiyordu. Ona göre bu yıldızları artık bir dramanın içerisindeki çocuklar olarak görmekten vazgeçmeli, onlara hak ettikleri değeri vermeye başlamalıydık.

Çocuk. Nadia Comaneci hakkında 1976 Montreal’de yazan bütün gazetecilerin kullandığı kelime buydu. Ona bir bebek muamelesi yapılıyor, oyuncuklarıyla oynayan küçük bir kız çocuğu portesi çiziliyor, kurduğu başı sonu belli cümleler “Canım benim neler de biliyormuş” diye karşılanıyordu. Gözden kaçırılan şey, tıpkı meslektaşları gibi, Nadia’nın da aslında müthiş bir sporcu olduğuydu. Gerçek bir profesyoneldi, disiplinli, çalışkan, yetenekliydi ve başarısının arkasında çocuksu bakışlarından, saflığından çok bunlar önemliydi. Ama basın ve kamuoyu için bu çok da mühim değildi. Korbut yetişkin olduğu ve büyüdüğü için artık 1972’deki övgülere mazhar olmuyordu.

Aynı anlayış, hala devam ediyor. Artistik jimnastiğin son 20 senede zirvesi olan ABD’de bu spor ve yıldızları şimdi de aynı muameleyi görüyor. Olimpiyat yayıncıları, her dört senede bir ‘bu çocuklara’ çeviriyor kamerasını ve onları büyük bir pembe dizinin, televizyon dramasının duygusal inişler çıkışlar yaşayan genç kızları olarak yansıtarak reytingleri topluyor. Bu sene de aynısı oldu. Buna karşı çıkan Wiedeman, işte bu yüzden Biles ve arkadaşlarının ulaştığı artistik jimnastik seviyesinin de artık hak ettiği değeri alması gerektiğini düşünüyor.

Dün, yani 11 Ağustos akşamı, televizyonunda jimnastik açık olanlar muhtemelen bu tespite katılacaktır. Dört rotasyonun toplam puanıyla şampiyonun belirlendiği yarışmada ortalar yaklaştığında Rus rakibi Aliya Mustafina’nın gerisine düşen Simone Biles, denge aletindeki performansıyla birlikte zirveye çıktı ve bir daha arkasına bakmadı. Son performansını, tıpkı Mustafina ve Aly Raisman gibi yer hareketlerinde sergileyecekti. O an, yarışmayı izleyen milyonlar gibi siz de, Raisman’ın yer hareketleri bittikten sonra “Bundan daha iyisi olamaz” diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama daha iyisi oldu. Genel toplamda neredeyse altın madalyayı garantilemiş olan Biles, yer hareketlerinde kusursuzluğa ulaştı. Bir hayli zor olan ve bu alanda da dünyanın en iyisi olarak gösterildiği Amanar hareketini, imzası The Biles ile devam ettirdi. Uçmayı kolay gösterdiği bu bir dakinanın ardından kapanışı da çok rahat ve estetik yaptı. Bu performans, artistik jimnastiğin 2016 yılında vardığı en üst noktayı simgeliyordu. Simone Biles, şampiyonluğu garantiledikten sonra vatandaşı Raisman’ın yanına gitti ve ikili başarılarını birlikte kutladı.

1976’da dünyayı sarstıktan hemen sonra, her şeyin bitiminde, kameralar Nadia Comaneci’nin etrafını sarmıştı. Hemen her ülkeden basın mensupları, Rumen sporcudan bir şey koparmak istiyordu. Nadia, bize doğru İngilizce bir şeyler söyler misin? Nadia, Fransızca bir şeyler mırıldanır mısın? En son, bir gazeteci Nadia’ya “Çocukluğunu özlüyor musun?” diye sormuş, şu yanıtı almıştı: “Hayır, böyle hissetmiyorum. Bu işi büyük bir zevkle yapıyorum.”

Belki de bu anın 40. yılında asıl odaklanmamız gereken şey budur. Evet, Comaneci gibi Simone Biles da genel olarak hala bir çocuk ve neredeyse bütün meslektaşları gibi bunu sağlıklı biçimde yaşaması, artistik jimnastik dünyasında maalesef sıkça rastlanan sömürü vakalarından uzak kalması için herkes gereken özeni göstermeli. Ama Biles, tıpkı Phelps, Jordan ya da LeBron James gibi atletik sınırlarıyla kendi sporunu aşan büyük bir yetenek ve kariyerinin doruğunda ona küçük bir çocuk muamelesi yapmak büyük bir tarihi fırsatı kaçırmak olur. LeBron James NBA’deki ilk maçını oynadığında 18 yaşındaydı, Biles ise ilk olimpiyatında, dünya sahnesine 19 yaşında çıktı. Aralarındaki fark, sandığınızdan çok daha az.